Gecekondularda da hayat var diye!

Gelmekte olan dolmuşu görüp sigaralarımızı yarıda söndürürdük,

aynı sigaraları körüklerdik Güvenpark değnekçilerine yol sorarken.

Öğrenciliğin güzelliğiyle akşam içeceğimiz biradan keserdik biraz,

sen Aziz Nesin alırdın, ben Uğur Mumcu,

Ankara’yı ilk görüşte sevdiğim gün gibi

falcılardan korkardık,

kahveci dükkanlarının önünden geçerken.

Üst geçitlerde titreyerek dilenen çocuklara para atanlar içinde,

Belki insanlık bavulunu unutmuştur da döner diye

kokoreççi arardık ısınmak için geceleri.

Mis gibi kış sahlebiyle ısıtırdık içimizi,

Gidecek ne evimiz olurdu ne de bir akraba, kabul.

Eli iş tutmadan tespih tutmuş delikanlılarla dik dik bakışırdık ama

gülüşerek telefon kulübesi arardık sevişmeye,

bulunduğumuz yüzyıla inat.

Yüzünün çizgileri gibi bilirdim

hangi dükkanlarda güzel çay olacağını,

Esnafla konuşurduk öyle havadan sudan

ve de tabii ki memleket kurtarırdık bir çırpıda.

Ama en iyi sen bilirdin

kurtuluşun o güzelim emekçilerin gözlerinde olduğunu.

Uzun kutular içindeki konserve yaşamların ısınmasına şaşırır,

bir şehirde binalar ne kadar yükselirse

insanlar o kadar alçalıyor diye,

Ağız dolusu söverdik karşısına geçip iş makinelerinin.

Ayakkabı boyayan abinin türküsünü dinlerken

adıyaman sarması ikram ederdik.

Elbet biz değildik bitirecek olan sefaletini yeryüzünün ama,

kumbaraya dostlardan kalma niyet kağıtlarını biriktirir,

zenginliğin anlamını değiştirirdik

gecekondularda da hayat var diye.

Eskicilerin bağrışmaları arasında

arabalarının önüne atlardık,

eskiden içini yeşil elmaların doldurduğu sedir sepetteki delikleri sayardık.

Okul çıkışı iki taşın arasına kale yapmış çocukların kalecisi olurduk,

Abanmak serbest olurdu, taç yok,

Kornere çıkaran da kaleye.

Hayatta her istediğinin olmayacağını haddinden fazla bilerek,

elektrik tellerine dizilmiş serçeleri buğdayla besler,

çiçekçilerden nergis çalıp etrafa saçardık.

Kaleye çıkıp şehri altımıza alır,

altımıza da çöpçüden aldığımız siyah poşeti gererdik,

yağmur bozarken rakımızın sekliğini,

ince belli bardaklarımızı tokuştururduk,

kırılmasından korkup.

“Nefes almaya ulan!” diye bağırırdık,

“Dostluğa” diye,

“Sefalete” diye,

“Gecekondularda da hayat var” diye..

Leave A Comment

Your email address will not be published.