Bölüm 1: Beykoz Kalkanı

İlk bölümde İstanbul’a merhaba dediğim zamanlarda başlayan bir hikaye ile başlamak istedim. Olayı yaşarken ben maalesef doyasıya gülemedim ama umuyorum sizi güldürür. Bataklık canavarı, cami imamı ve bir berberin Beykoz’da ne işi vardır? 

Merhabalar,

Aslında size bugün hem ilk bölüm olması sebebiyle de İstanbul’a merhaba dediğim zamanlardan bir hikaye anlatmak istiyorum. Ben bunları yaşarken de bana çok komik gelmişti, hala da çok komik geliyor fakat olaylar yaşanırken o kadar çok gülememiştim. Neden gülemediğimi hikayeyi dinlerken anlatacağım, umuyorum siz rahatça gülebilirsiniz.

İçinizde illa vardır benim gibi berber takıntılıları. Ben çok zor berber değiştiririm. Öyle ki hayatımd şimdiye kadar traş olduğum berber sayısı romantik ilişki sayımdan daha azdır. Mesela İnegöl’den ODTÜ için Ankara’ya taşındığım ilk yıl bile memlekete gittikçe traş oldum hatta yeri geldi traş olmak için memlekete gittim. Ankara’da da yüzüncüyılda birkaç berberden mutsuz olunca, ki benim ilişkilere ve bağlanmaya güvenimin en çok sarsıldığı zamanlardan biridir, en son bir öneri ile Tunalı’da dayının birine gitmiştim. Öneri berbattı fakat dayı çok dümdüz bir insan olduğu için ve istediğim modeli şak diye yaptığı için her ay yüzüncüyıldan kalkıp Tunalı’ya traşa giderdim. ODTÜlüler bilir o çeperden çıkmanın zorluğunu. Her neyse, İstanbul’a taşındığımda da bu problemi yaşadım fakat çok gerginim. O zamanlarda da Batı Sezer’in bir parfümünü arıyorum, tek bir yerde satılıyor: Beykoz. 2020 yılının sanırım Ekim ayının sonuna doğru bir vaktinde, Beykoz sahili de çok övüldüğü için, kalktım bu dükkandan parfümümü almaya gittim. Sahilde biraz yürür, simit çay yapar dönerim diye düşünüyordum. Gerçekten de Kanlıca’dan itibaren, geçerken benim de aklımda orta yerindeki bir taşa oturmuş Kibariye geçiyordu bu sırada, Beykoz sahil çok güzeldi. İnince direkt parfümümü aldım ve sahilde yürümeye başladım. Korona da o aralar çok yoğun olduğu için hazır çıkmışken ben bu taraflarda traş olayım dedim. Hem bana da sebep olur Beykoz’a gelir giderim diye düşündüm. Yoksa o taraflara gitmek için bir sebebim yoktu.

Başladım meydanda turlamaya ve berberlere bakmaya. Gözüme modern gözüken bir yere gittim, sordum sırayı. ‘Abicim 1 saate gel’ dediler. Olur dedim, inanın beklemeyi göze alabildiğim nadir şeylerdendir berber sırası. Çarşı’da turlarım diye düşündüm. Ara sokaklarda falan gezerken Uğur Kuaför  diye bir yere denk geldim. Sırf ismimiz aynı diye girdim içeri sordum müsait midir diye, müsait dedi abi de. Dükkana girmek için 1.10’dan uzun olan herkesin eğilmesi gereken bir kapıyı aşmam gerekiyordu, sonrasında içeride tavan yükseliyordu. Yani Beykoz’da bir firavun olsa, piramitteki odasına böyle girerdik heralde. Çok saçmaydı. Neyse,  Orta boylu, otuzlarında, saçları hafif kır, kenar mahalle yakışıklılığına sahip bir tipi vardı abinin. Yani doğal ama insan içine çıkarsan o kadar da dikkat çekmeyecek bir tip. Eşyalarımı bıraktım, oturdum koltuğa. İşte hoş geldin beş gittin nasıl model istersin falan diye konuşmaya başladık. Abi hazırlıklarını yaparken ben de laf attım ‘Abi senin mi adın Uğur?’ diye. Sanki hayatında ilk kez bu soru yöneltilmiş gibi suratıma aynadan bakarken ekleme isteği geldi içimden. ‘Benim adım da Uğur da, kuaförün adının o olduğunu görünce girdim içeri’ dedim. ‘Evet evet benim adım Uğur, dükkan benim’ dedi. Niye şaşırdığını ne o zaman, ne de şimdi hala anlamış değilim. Ya severim böyle farklı konumlarda esnafla muhabbet etmeyi, bağlılık oluşturur, o yüzden goygoy olsun diye ‘Tabi dedim sen Uğurlukta başka bir seviyedesindir. Ben daha yeniyim’ dedim. O an kaşları çattı, aynadan gözlerimin içine hafif de dik bir bakış atarak ‘Kaç yaşındasın sen?’ dedi. Bu soruya daha önce maruz kalmış muhabirlerden midir bilmiyorum bi gerildim. Neyse ’23 abi dedim. Bu sırada arkada sağ köşeden bir öksürük sesi geldi. Henüz kafayı oraya çeviremedim ama Uğur abi devam etti: ‘Oğlum sen Uğur olamamışsın ki, sen olsan olsan Uğu’sun dedi.’ Lan, bu nasıl bir sarkazm. Ne zaman düüümdüz gözüken sıfır özellik sahibi insanlara laf atsam ağzımın payını böyle alıyorum. Ben gülmeye fırsat bulamadan ‘Hatta sen Uğ’sun daha. 23 nedir, U’yu yeni bırakmışsın’ dedi. Eyvaaah dedim bu traş bitmez. Sağ arkadan ‘uğraşma len çocukla’ diye ses geldi. O an aynadan gözükmeyen o sesin sahibine döndüm ve bir anda bataklık canavarına benzeyen, kafasındaki tel sayısından berberle bir işi olmadığını ve sıra beklemediğini anladığım, gözlüklü, bir miktar kilolu, gundik bir adam gördüm. Ettiği lafın benimle hiçbir ilgisi olmayıp tamamen Uğur abiyi kızdırma niyeti taşıdığını o an sezdim. Yani size gerçekten o tipi gösterebilsem, direkt gundik dersiniz adama. Adam tam bir gundik. Uğur abi döndü ‘Çocuk dediğin eline çocuk verir göt. Kaç yaşında adam görmüyon mu? Ayrıca onun bir adı var, Uğ o Uğ.’ Dedi. Lan bir anda azınlığım ve haklarım savunuluyor diye gururlanıp kendimi Uğ birey olarak hissetmeye başladım. Sağ köşedeki adamın adını asla hatırlamıyorum fakat hikaye boyunca kendisine ‘Bataklık Canavarı’ diycem. Hikayeye tek katkısı şerefsizliği ve yan karakter oluşu. Uğur abi ile de birbirlerine bol bol küfür etmeleri. Olabildiğince küfür filtresinden geçiricem çünkü bir yerden sonra keyifsizleşmeye başlıyor. O sırada gülüyorum ve bir şey demiyorum, ki nadirdir benim konuşmadığım zamanlar, Uğur abi başladı saçlarımı kesmeye. Dükkan bomboş. Dedim eyvah nereye çattık ya, ya kötü keserse. Travmatize de olmak istemiyorum. Bataklık canavarının da işsiz, güçsüz olduğu çok belli. Çünkü kurulduğu o sağ köşede kısa süredir oturuyor olamaz. Televizyonda da at yarışı var. Bataklık canavarı arada kafayı çevirip oraya bakıyor. Uğur abi bana bir yandan ‘Okuyor musun abicim sen?’ dedi. ‘Aynen abi yüksek lisans yapıyorum’ burada dedim. Yani insanlara ODTÜ veya Boğaziçi deyince artık o kadar konunun belli yerlere gitmesinden sıkılmıştım ki isim vermemeye çalışıyordum. ‘Vaay, Uğu olabilirsin sanki’ dedi. Bak bak bak sen özgüvene bak. ‘Ne okuyorsun’ dedi. Kısa kesmek için ‘psikoloji dedim’. Bataklık canavarı atladı ‘Lan murat bu çocuğun kafasına dokunma olanı da yok edip emecen.’ dedi. Murat nerden çıktı lan diye düşünürken Uğur abi ‘hee amk seni de emip bitirdik ondan böyle mal mal bakınıyon atlara’ dedi. Ya bunları yaşarken durum çok komikti, fakat canı gönülden gülemedim. İçimde kaldı. Zaten  odak bir noktadan sonra benden çıktı ve bataklık canavarı ile Uğur abi arasında atışmalar dönüştü. İnanın burada o atışmalara yer vererek ne ağzımı o kadar bozmak ne de küfür komedisi yapmak istiyorum. Traş bittiğinde gerçekten hiç ummadığım bir biçimde kendimi aynada çok fresh gördüm ve dönüp ‘eline sağlık abi, valla çok yakışıklı olmuşum, işte uğu’nun halinden uğur anlıyor’ dedim. ‘Sıhhatler olsun, seninle bu yolda daha kat etmemiz gereken yol var.’ dedi. O an fark ettim ki, bunları söylerken de, traş sırasında da, koluma hiç değdirmemişti. Burası kutsal bir mekan, burası bir mabet olmalı diye düşündüm. Bu arada  ‘Siktir lan kalsdaaklsda’ dedi bataklık canavarı. Sanırım bir saatte ben bile kendisine tepki verilmemesi gerektiğini içselleştirmişim ki Uğur Abi’ye ‘Açtığın yolda gösterdiğin hedefe’ deyip muhabbeti bitirdim, ödememi yaptım ve çıktım dükkandan. O saç bir hayli de gitti ve verdiği özgüvenden midir nedir çok tatlı flörtleşmeler de yaşadım.

Bir sonraki traş gerekliliği Aralık  sonu, Ocak başı, Boğaziçi Direnişi başlamadan önce zuhur etti. Zuhur etmek, dilime, geçtiğimiz iki ayda takılmış ve anlamını hep içimde saklayıp cümlede direkt kullanmaya başladım bir fiil. Zaman geçtikçe Bülent Ersoylaşıyorum sanırım. Neyse, ben yine tuttum Beykoz yolunu ve Uğur Kuaföre geldim. Uğur abi boşta, bataklık canavarı orada fakat farklı bir koltukta. Bu sefer başka bir berber de var ve birini traş ediyor. Uğur abi beni hatırlamadı, üzülerek kendimi hatırlattım ‘Uğu abi ben, iki ay önce gelmiştim ya, hatta bu abi de vardı’ diyerek bataklık canavarını gösterdim. Uğu dediğim andan itibaren dükkandaki dört kafa bana döndü. Sanki sahne adım ya da eskort adım gibi dönen bu dört kafadan sıyrılarak Uğur abinin işaret ettiği koltuğa oturdum eşyalarımı bırakıp. Bu sefer içeride muhabbet koyu gibiydi, herkes birbirine laf attığı için dinlemeye koyuldum. Uğur abi ‘Sen hocamızı tanıyor musun Uğur? Beykoz camii imamıdır’ dedi, adam traş oluyorken aynı anda birbirimize döndük ve o spesifik romantik an için tatlı tatlı gülümsemek zorunda kaldım. Mülayim, bıyığı belli bir stereotipe uygun, yüzü ak biri gibiydi. Onlar konuşurken ben de Uğur abiye ‘ Abi valla ellerine sağlık, en son traşından sonra bahtım açıldı, yine aynısını yap sen bana’ dedim. ‘Şehmistan çek beni fırlat diyorsun’ yani dedi. Yav gülücem ama yan tarafta da imam var, ne yapsam bilemiyorum, adam da hiç anlamış gibi gözükmüyor. Televizyona baktım, ne at yarışı, ne Türkçe pop v ardı. Haber açmışlar. Ortamı hocaya göre şekillendirmişler anlıcanız. Belli zaten, bataklık canavarı ‘inşallah maşallah’ diyip duruyor. Bu sırada Uğur abi de tıraşa başladı. Kafanın yarısının traş olup bir boka benzemediği, ‘ya bir doğal afet olursa da böyle kalırsa’ diye düşündüren anlardan birini yaşarken hoca bizim tarafa döndü, bu sefer erotik bir biçimde değil aynadan tabi. ‘Murat ya, Beykoz kalkanı yedin mi sen hiç?’ dedi.  Yeniden Murat kim ya diye düşünecekken, sanırım Uğur abi, ‘Tövbe Estağfurullah hocam’ dedi. Aynada kendi gözlerimin içine bakarak gülüşümü tutmaya çalıştığım ama diyaframımdan gelen bir gülme kasılması gırtlağımda takılı kaldı. Hoca ‘Ciddi soruyorum ya, sen buralısın, yemişsindir?’ dedi. Bataklık canavarı kaçırır mı bu eşsiz fırsatı’ bayılır hocam o kalkana, sürekli yer hep yer’ dedi. Uğur abi annesinin mesleği ile ilgili bir küfür etti fısıldayarak. Uğur abi ‘Ne sandım hocam, Beykoyluyuz biz, kalkan ünlüdür bizde.’ dedi piç piç. Hayır hocanın mı mülayimliğinden, kendisi mi utanmyor da bu kadar rahat anlamıyorum, fakat ufak bir diyafram kasılması daha  geldi bana. Hiç de gülmüyor bunları söylerken. Hoca ‘ Tadı hala ağzımda valla, senelerdir yememiştim. Özlemişim’ dedi. Uğur abi ‘Öyledir hocam, beykoza gelene illa yediririz biz kalkan.’ Dedi. Hoca da ‘E bizim ayıbımız, senelerdir tatmamışız’ dedi. Uğur abi ‘Yok hocam, benim hanım da’, ne? Hanım mı? Ulan evli olabileceğini hiç düşünmemiştim. Bu kadar şam şeytanı ve düzenbaz gözüken adam nasıl evli olur? Neyse ‘benim hanım da doğma büyüme Beykozlu, ilk kez biz evledikten sonra yemiş kalkanı.’ dedi. Yemin ediyorum o kadar yalan ki, benim gözlerimin içine bakarak bıyık altından da gülüyor bir yandan. Bana laf attı ‘Uğur sen yenisin buralarda, yedin mi hiç kalkan? Genç adamsın açık ol farklı deneyimlere’ dedi. Diyaframdan gelen kasıntı bu sefer gözyaşına sebep oldu ki en azından tebessüm ederek ‘yok abi yemedim ben henüz’ dedim. Bize orada ufak ufak gülerken krizler basmak üzere, fakat hoca pürüpak bir saflıkla devam ediyor konuşmaya ‘ Kalkanlar benim için bir hobi ya. Bak daha önce Karaburun’da Karadeniz Kalkanı yedim. Balıkçı Kahraman’da, bilirsin Balıkçı Kahramanı Sarıyer’de ünlü hani, orada kalkan yedim. Bolu’da Mudurnu’da Bolu Kalkanı yedim. Bozcaada’da yedim. Beykoz şaşırttı ama’ derken Uğur abi birden ‘Maşşşşallah hocam sen de her kalkanı yemişsin’ dedi. ALlllllaghııııım. İnanır mısınız ben içime gülmeyi bıraktım içime sıçıyorum artık. Traşın da etkisinden midir kafam gerim gerim gerildi, zaten muhabbet başlangıcından beri zor tutuyordum kendimi, gözümden gelen yaşlar sel oldu hüngür hüngür ağlıyorum.  kahkaha atmamak için kafamın sol tarafına eğilip yüzünü gizlemeye çalıştı. ‘ığhıhııhıhığ’ diye gülerken adam gözlerinden yaş geliyordu. Kıpkırmızı oldu. Ağzını kapalı tutmaya çalışıyor çünkü ufacık bir delikten kaçarsa gülüş ortalık yıkılacak. Ben Uğur abi gibi ses de çıkaramıyorum ama nefesim gitti. Bataklık canavarı bu olaya nasıl dahil olamadı diye bakıyordum ki telefonda candy crush oynadığını gördüm gundiğin. Tabi beygir olmayınca ortamın havası açmadı onu heralde. Uğur abi birkaç dakika boyunca solumda kaldı. Hoca bu sefer, yani nihayet, taşak geçildiğini anlamış olacak ki sohbeti devam ettirmedi. Ben de traş bittiğinden çok fazla nefessiz de kaldığım için kaçtım oradan.

Sonraki traşlarımda Uğur abi’ye ‘Abi sana herkes Murat diyor, neden?’ dedim. ‘Diğer adım’ diyerek geçiştirdi beni. Zamanla öğrendim ki meğer büyük bir kumar borcu varmış, berberden kazandığını da iddia ve ganyana yatırarak borcu kapatmaya çalışıyormuş. O kadar kazanmasının imkanı yokmuş. Nasıl evli olduğuna anlam veremediğim bu adam meğer tüm bunlar yaşanırken boşanmış. Bataklık canavarı da çocukluk arkadaşıymış. Birbirlerini asla sevmemelerine ve bir kere bile berber dışında aktivite yapmamalarına rağmen anladığım kadarıyla hayatın silsilesi ve ganyan sevdası onları bir arada tutan şey olmuş. Bu arada bataklık canavarı ile ilgili söyleyecek şey çok fakat hepsi küfürlü. O yüzden kendisini kısa geçiyorum. Zaten bir kere bile ayakta görmedim. Her zaman dükkanın farklı bir köşesinde gebeş gebeş yayılmış halde yayvan ağızla laf sokuyordu. Bana hiç bulaşmadı fakat Uğur abinin en toksik ilişkisi olduğuna eminim.

Bu yaz bir kere randevu alacakken Uğur abi ne mesajlarıma döndü ne telefonlarımı açtı. Ben de bir daha uğraşmadım randevu almaya. Ne yapıyor ne ediyor bilmiyorum. Eğer yolunuz bir gün Beykoz’a düşerse, sakın kalkan yemeyin. He bi de Murat abi, olur da bir gün bu yayını dilersen haberin olsun, ben Uğur oldum artık.

Leave A Comment

Your email address will not be published.