Tanrının Siktir Ettiği Çocuklar

Tanrının siktir ettiği çocuklardık biz. Ne bir yere aittik ne de bir kimseye. Günlük çalışıp günlük yerdik paramızı. Baktığımız hiçbir ufukta parıltı yoktu. Bu yüzden duramazdık hiçbir yerde, pire vardı götümüzde. Savaş açtığımız güneş ışıklarının parıltıları her gittiğimiz yerde daha da sönerdi sanki, çürüyen ruh parçalarımız gibi.


Acılarımız sığındığımız evimizdi her zaman, mobilyaları neşe olan. Gözyaşlarımızla öderdik faturalarımızı. Bu yüzden kimse sarılmadı bize ağlarken ve bir peçete uzatanımız olmadı film sahnelerindeki gibi. Alacağı vardı her ev sahibinin, bu yüzden haciz yedik hayallerimizden sık sık. Parkelerine bira döktüğümüzden gıcırdardı, her ayak sesinden içeri giren kadınların. Bu yüzden hırsız sanıp ihbar ettik hep. Çünkü hiçbir şeyimiz yoktu neşemizden başka.


Utancımız yoktu da zaten, yüzsüzdük. Ama insanlardan öğrendik bunu da. Kimisinin burnu yoktu kimisinin gözü kimilsinin dudağı. Kara ciğerini alkol masalarına bırakmışları da gördük kalbini parçalar halinde her önüne gelene dağıtanı da. Güncellenmiş haliymiş meğer yüzsüzlüğün bu versiyonu yirmibirinci yüzyılda. Herkesin yüzü farklı yerindeymiş ve herkes yüzsüzmüş parça parça.


Hiç kimsenin sorumluluğunda değildik, hiçbir şeyden de sorumlu değildik. Uyanılmayacak saatlerde uyanır, uyunması gereken saatlerde acayip şeyler yapardık. Genelin yaptığı şeyleri yapmazdık, yapsak da vaktinde veya yerinde yapmazdık. Aslında her yerde olan ama hiçbir yerde olmayanlardık biz. Yazar, çizer, pişirir, yer ve içerdik. Sonra da siktirip giderdik. Bıraktığımız iz anca sokak köpeklerinin bölgesini işaretlemek için işediği ağaçlardaki sidikler kadar kalıcıydı. Ve kaç kişi olduğumuzu bilmezdik hiçbir zaman, saymadık da zaten. Birden fazla olmanın yettiği bir acizlikti bu. Yalnızlığımızın ateşini yine kendinde söndürürdük, sigaranın yanan ucunu izmaritine basarak söndürmek gibi.

Dertli bir martıya atılan iki üç gevrek simit parçasıydık, suya düşmesi asla beklenmeyen. Bu yüzden balıklara da yem olamadık tazeliğimizin sertliğinden, sürüklenip gittik gözden kaybolana dek, yumuşadığımız yerden batma umuduyla. Elimizde kalan, bizden alamadıklarıydı sadece. Ya da bir bok etmez deyip bıraktıkları. Devam ederdik azala azala, her gün daha yarımdık, her gün daha eksik. Ayağımız taşa takılsa ruhumuzun bir parçasını dökerdik sanki sallanan çay bardağından dökülen sıcak damlalar gibi. Biriyle göz göze gelsek sevgimizden bırakırdık, bir çocuk görsek şefkat parçalarımız dağılırdı etrafa. Herkesi çok severdik ama nefret ederdik her birinden de tek tek ve ayrı bir şehvetle.


Kimse tamamlamadı bizi, kimseden de bekleyemedik zaten. Yarımlarımız farklıydı onlarla. Bir tanrıdan medet umabilirdik belki. Ama biliyorduk. Tanrının siktir ettiği çocuklardık biz.

İlk Yayın Tarihi: 27 Ağustos 2016 Cumartesi

Leave A Comment

Your email address will not be published.